Alınyazısı nedir ? Kader Nedir?

11.11.2008 01:26 — İslami İnanç,

Alınyazısı nedir ? Kader Nedir?

 

Alıntı:
insanların doğduklarında alınlarına doğacağı gun ve evleneceği kisi yazılıyormus dogruluğu nedir?

Alın yazısı, daha doÄŸmadan önce insanın başına gelecek ÅŸeylerin Cenâb-ı Allah tarafından takdir edilmesi, insanın başına gelecek ÅŸeylerdir. Buna kader de denir. (GeniÅŸ bilgi için bk. Kaza-Kader bak .

Dinî literatürde gerçekten anlına yazılmış yazı anlamında bir “alın yazısı”ndan söz edilemez. Ancak biz Türkçe’de bu ifadeyi kader manasında kullanıyoruz. Kader ise, Allah’ın ilminin bir nevidir. Allah’ın olmuÅŸ, olmakta olan ve olacak olan her ÅŸeyi önceden bilmesi “kader”dir. Allah’ın her ÅŸeyi önceden bilmesi, İlahlığın olmazsa olmaz ÅŸartıdır. Aksi takdirde Allah’ın –haÅŸa- bazı konularda cahil olması gerekir. Böyle bir düÅŸünce küfrü gerektirir.

Her ÅŸey, Allah’ın ilmine, o kiÅŸi hakkındaki bilgisine uygun olarak kaydedilir. Allah’ın ilmi ise, o kiÅŸinin kendi özgür iradesiyle neler yapacağı, nasıl bir hayat çizgisini takip edeceÄŸi doÄŸrultusunda oluÅŸur. Çünkü ilim maluıma tabidir. Bir ÅŸey nasıl bilinirse öyle olmaz, bilakis, nasıl olacaksa öyle bilinir.

Allah, her ÅŸeyi nasıl olacaksa ve kiÅŸi hür iradesiyle nasıl tercih edecekse öyle bilir. Bu bilgiye halk arasında alın yazısı denilmektedir.

 

 

Alıntı:Bizim ne yapacağımız, kaderimizde yazılmış ise, ne suçumuz var? Allah cennet veya cehenneme gideceÄŸimizi biliyorsa ne diye bizi bu dünyaya gönderdi?

Sorunuzu bazı soru ve cevaplarla açıklamaya çalışalım.

Kader, bir iman rüknüdür ve ÅŸöyle tarif edilir: “kader, hak teâlâ’ nın, ezelden ebede kadar olmuÅŸ ve olacak her ÅŸeyin, her ÅŸeyini ve her hâlini, zamanını ve mekânını, sıfatlarını ve özelliklerini ezelî ilmiyle bilip, ona göre, takdir etmesidir.”

Kaza ise, kaderde planlanan bir ÅŸeyin yaratılması, varlık sahasına çıkarılmasıdır.
Kâinatın altı devrede yaratılışından, insanın ana rahminde dokuz ayda teÅŸekkülüne kadar her hâdise kaderi gösteriyor!..

GüneÅŸ sisteminden atom sistemlerine kadar her hikmetli tanzim, kaderi ilan ediyor!..
Elementlerin sayıları ve özellikleri, kaderden haber veriyor!..
Bitkilerin ve hayvanların cinslere, türlere ayrılmış olması, her türe farklı kabiliyetler takılması, hep kader ile olmuÅŸ!..

Meleklerin, hayvanların ve cansızların sabit makamlı kılınması, insanların ve cinlerin ise imtihana tâbi tutulması, kader ile plânlanmış!...
Cennet ve cehennemin yaratılması, ilâhî ilim ile takdir edilmiÅŸ!... O menzillere hangi yollardan gidileceÄŸi de yine kader ile tespit edilmiÅŸ!...
Hangi güzel amele ne kadar sevap, hangi günaha ne kadar azap verileceÄŸi de kader ile tayin edilmiÅŸ!..

Bir bilim dergisinde insan bedenindeki harika nizam anlatılıyor ve ilâhî takdir konusunda çok güzel misâller sıralanıyordu. Ve yazı ÅŸöyle baÄŸlanıyordu: “bedenimizin tamamı bir yana, sadece baÅŸ parmağımız olmasaydı teknik ve medeniyet ortaya çıkmazdı.”Gerçekten de, bütün buluÅŸlar, keÅŸifler, sanatlar bir yönüyle, baÅŸ parmaÄŸa baÄŸlı. O da diÄŸer parmaklarla yan yana gelseydi, ne kalem tutabilirdik, ne kaşık, ne de çekiç. İnsanoÄŸlu, bütün varlık âlemi bir yana, sadece baÅŸparmağına ibret nazarıyla bakabilse, ilâhî takdiri en açık bir ÅŸekilde görecektir.

Kader konusunda ezberledikleri birkaç soruyu durmadan tekrarlayan adamlar, kaderin bu aslî mânâsını hiç düÅŸünmezler. Åžu haÅŸmetli kâinatın bir ezelî ilim ve takdirle, safha safha yaratıldığı akıllarından bile geçmez. Kaderin bu haÅŸmetli tecellilerini seyredemedikleri gibi, çekirdekleri, tohumları, yumurtaları, spermaları, genleri de bu açıdan deÄŸerlendiremezler. Halbuki, bu küçük yaratıklar sanki cisimleÅŸmiÅŸ birer plân, birer program... Allah’ın hârika takdirini ve ince hikmetini aklı başında olanlara ilan ediyor, ders veriyorlar.

Ve insan, yaratılışı icabı, kadere inanmakla mükellef!. Çünkü, ölçüden, tartıdan anlıyor. Yapmaya karar verdiÄŸi bir evin odalarını bilerek takdir ediyor. Mutfağını, banyosunu, hep yerli yerine koyduruyor. Yarını hakkında planlar kuruyor, hedefler tespit ediyor, kararlar veriyor. İşte bu yaratılışı onu kadere imanla mükellef kılıyor.

DüÅŸünelim bir kere: ÅŸu görünen varlıklar içerisinde bizden baÅŸka hangi fert kendi varlığından ve yaratılış safhalarından haberdar? Ne olduÄŸunu, niçin yaratıldığını ve nereye gittiÄŸini bilen hangisi?!.. KuÅŸlar mı, aÄŸaçlar mı, güneÅŸ mi, ay mı?!..

Hayvanlar kendi organlarından habersiz. Bitkiler yapraklarını tanımaz. Deniz, içinde yüzen balıklardan gafil. Ay, neyin etrafında döndüÄŸünü bilmez.

Ama insan öyle mi? Kendi bedenindeki nizam kadar, ruhundaki intizamı da biliyor. Elementlerin vazifelerini bildiÄŸi gibi, hayvan türlerini, sema sistemlerini de tanıyor. Her ferdin, her nevin ve her sistemin niçin yaratıldığını, ne gibi hikmetler taşıdığını, az da olsa, anlayabiliyor. Bu yaratılışı sayesinde, kaderin eÅŸyadaki o sonsuz tecellilerine de bir derece muhatap olabiliyor.

Kadere iman huzur kaynağı

Kadere iman, insan için, en büyük huzur kaynağıdır. Mümin olan insan, gerek kendi nefsinde gerek dış âlemde gördüÄŸü bütün tanzim ve takdirlerin nice hikmetlerle dolup taÅŸtığını ve hepsinin de rahmeti netice verdiÄŸini düÅŸünür. “kaderin her ÅŸeyi güzeldir” diyerek, başına gelen her türlü hâdisenin altında rahmet ve hikmeti arar.

Dünya ve âhiret saadeti için gerekli her teÅŸebbüsü yapar ve sonunda Allah’ın rahmet ve keremine itimat eder, huzur bulur!.kaybettiÄŸine gam çekmez. GeçmiÅŸte kaçırdığı fırsatlara ‘ah!’ etmez. ‘ÅŸöyle olsaydı böyle olmazdı!’ yahut, ‘böyle olmasaydı ÅŸöyle olurdu!’ gibi lâfların ruha sıkıntı vermekten öte bir fayda saÄŸlamadığını bilir. Mazinin yükünü sırtından atar. Allah’a güvenerek istikbale doÄŸru yol almaya koyulur, huzur bulur!...

Allah’ın kendisine lütfettiÄŸi nimetlerle, servetlerle, kabiliyetlerle övünmez, gururlanmaz. Her hayrı ondan bilir, huzur bulur!.kadere inanmayanlar insanlığa neyi takdim ediyorlar?

Çalışmayıp, tembelce oturmayı mı? Yoksa, sebeplere teÅŸebbüs etmekle birlikte sonra neticeyi rıza ile karşılamayıp üzülmeyi, dövünmeyi mi?.. Bunda insanlığı ıstıraba sürüklemenin ötesinde ne fayda umuyorlar?!.hassas ruhu ve tahammülsüz bedeni ile, ÅŸu aciz insanı nasıl bu ağır yükün altına sokuyorlar!?.yoksa huzursuz, asabi ve isyankâr ruhlardan, kendi yıkıcı emelleri hesabına bekledikleri bir ÅŸeyler mi var?

Suçlarımızı kadere yükleyebilir miyiz?

Kaderi ikiye ayırabiliriz: ızdırari kader, ihtiyari kader.

"ızdırari kader"de bizim hiçbir tesirimiz yok. O, tamamen irademiz dışında yazılmış. Dünyaya geleceÄŸimiz yer, annemiz, babamız, ÅŸeklimiz, kabiliyetlerimiz ızdırari kaderimizin konusu. Bunlara kendimiz karar veremeyiz. Bu nevi kaderimizden dolayı mesuliyetimiz de yok.

İkinci kısım kader ise, irademize baÄŸlıdır. Biz neye karar vereceksek ve ne yapacaksak, Allah ezeli ilmiyle bilmiÅŸ, öyle takdir etmiÅŸtir.

Kalbimiz çarpıyor, kanımız temizleniyor, hücrelerimiz büyüyor, çoÄŸalıyor, ölüyor. Vücudumuzda, bizim bilmediÄŸimiz birçok iÅŸler yapılıyor. Bunların hiçbirini yapan biz deÄŸiliz. UyuduÄŸumuz zaman bile bu tür faaliyetler devam ediyor.

Ama ÅŸunu da çok iyi biliyoruz ki, kendi isteÄŸimizle yaptığımız iÅŸler de var. Yemek, içmek, konuÅŸmak, yürümek gibi fiillerde karar veren biziz. Zayıf da olsa bir irademiz, az da olsa bir ilmimiz, cılız da olsa bir gücümüz var.

Yol kavşağında hangi yoldan gideceğimize kendimiz karar veriyoruz. Hayat ise, yol kavşaklarıyla dolu.

Åžu halde, bilerek tercih ettiÄŸimiz, hiçbir zorlamaya maruz kalmaksızın karar verip iÅŸlediÄŸimiz bir suçu kendimizden baÅŸka kime yükleyebiliriz?

Yaptıklarımızı Allah yarattığına göre bizim suçumuz ne?

İnsanın cüz-i ihtiyari adı verilen iradesi, önemsiz gibi görülmekle beraber, kainatta geçerli olan kanunlardan istifade ederek büyük iÅŸlerin meydana gelmesine sebep olmaktadır.

Bir apartmanın üst katının lütuflarla, bodrum katının ise iÅŸkence aletleriyle dolu olduÄŸunu ve bir ÅŸahsın bu apartmanın asansörü içerisinde bulunduÄŸunu farz ediniz. Kendisine, apartmanın bu keyfiyeti daha önce anlatılmış bulunan bu zat, üst katın düÄŸmesine bastığında lütfa mazhar olacak, alt katın düÄŸmesine bastığında ise azaba duçar olacaktır.

Burada iradenin yaptığı tek ÅŸey, sadece hangi düÄŸmeye basılacağına karar vermesi ve teÅŸebbüse geçmesidir. Asansör ise, o zatın kudret ve iradesiyle deÄŸil, belirli fizik ve mekanik kanunlarla hareket etmektedir. Yani, insan üst kata kendi iktidarıyla çıkmadığı gibi, alt kata da kendi iktidarıyla inmemektedir. Bununla beraber asansörün nereye gideceÄŸinin tayini, içindeki ÅŸahsın iradesine bırakılmıştır.

İnsanın kendi iradesiyle yaptığı bütün iÅŸler, bu ölçüyle deÄŸerlendirilebilir. Mesela; cenab-ı hak, meyhaneye gitmenin haram, camiye gitmenin ise faziletli olduÄŸunu insanlara bildirmiÅŸ bulunmaktadır. İnsan bedeni ise kendi iradesiyle, misaldeki asansör gibi her iki yere de gitmeye müsait bir yapıdadır.

Kainattaki faaliyetlerde olduÄŸu gibi, beden içindeki faaliyetlerde de insanın iradesi söz konusu olmamakta ve insan bedeni, kanun-u külli adı verilen ilahi kanunlarla hareket etmektedir. Fakat onun nereye gideceÄŸinin tayini, insanın irade ve ihtiyarına bırakılmıştır. O hangi düÄŸmeye basarsa, yani nereye gitmek isterse, beden oraya doÄŸru hareket etmekte, dolayısıyla da gideceÄŸi yerin mükafatı veya cezası o insana ait olmaktadır.

Kader zulüm eder mi?

Bazı insanlar zengin, güzel ve sıhhatli doÄŸarlar; bazıları da fakir, çirkin ve sakat. Bunlar, insan iradesinin karışmadığı “ızdırari kader”in konusudur.

Bu farkı bahane ederek zulümden söz edenler duyarız. Halbuki, zulüm bir hakkın çiÄŸnenmesidir. Kulun ise, Allah'ta hiçbir hakkı yoktur. O, ne vermiÅŸse sırf lütfundan dolayıdır.

Bize düÅŸen, verilmeyen nimetleri düÅŸünüp isyana yeltenmek deÄŸil, verileni hatırlayıp ÅŸükretmektir. Eksiklikler, kulun denenmesi içindir. Dünyayı bir imtihan salonuna benzetirsek, hoÅŸa gitmeyen durumlar birer imtihan sorusudur. Kul isyan mı edecek, yoksa verilen nimetlere ÅŸükürle, mahrum kaldığına sabır ile mi karşılık verecek?

Zengin bir tüccar düÅŸünelim. Dükkanına gelen iki fakire, sırf merhametinden dolayı iyilik etmek istiyor. Birine gömlek ve pantolon giydirdi, diÄŸerine ise, bunlara ilaveten ceket ile palto hediye etti. Sadece gömlek ve pantolon alan adam, “tüccar bana zulmetti, öbür adama fazla verdi,” diyebilir mi? Derse, bu sözü edepsizlik olmaz mı?

Biz insanlar da bu fakirlere benziyoruz. Allah, sonsuz merhameti sebebiyle, tükenmez hazinesinden nimetler veriyor. Vücudumuzu, aklımızı, hayalimizi, soluduÄŸumuz havayı, içtiÄŸimiz suyu, yediÄŸimiz gıdayı yaratan o. Çalışmadık, kazanmadık, hak etmedik. O, sırf lütfundan dolayı ikram ediyor. Eksik alan sabrederse ebedi nimetler kazanacak.

Dünya hayatı kısa bir imtihandan ibaret... Az nimetlenen kul, birinci adam gibi asi olur, “zulüm” derse, edepsizlik eder. Vazifesi, verilene ÅŸükretmektir. Aksi halde azaba davetiye çıkarır.

Allah, her iÅŸinde adildir, asla zulmetmez. Musibetlere de bu açıdan bakmak gerekir. Belalar ya iÅŸlediÄŸimiz bir hatanın sonucudur veya imtihanın ürünüdür.

Evi yanan kiÅŸi, kadere dil uzatmadan önce, bildiÄŸi bir sebep yoksa bile, yine suçu kendisinde arasın. Belki bir insanın kalbini kırmıştır! Ev yakan suç iÅŸler, ama kader adalet eder!

Rüzgarın önünde bir yaprak mıyız?

Dikkat edilirse, kaderi bahane ederek, “benim ne suçum var” diyen kiÅŸinin, iradeyi yok saydığı görülür.

EÄŸer insan, “rüzgarın önünde sürüklenen bir yaprak” ise, seçme kabiliyeti yoksa, yaptığından mesul deÄŸilse, o zaman suçun ne manası kalır? Böyle diyen kiÅŸi, bir haksızlığa uÄŸradığı zaman mahkemeye müracaat etmiyor mu?

Halbuki, anlayışına göre ÅŸöyle düÅŸünmesi gerekirdi: “bu adam benim evimi yaktı, namusuma dil uzattı, çocuÄŸumu öldürdü, ama mazurdur. Kaderinde bu fiilleri iÅŸlemek varmış, ne yapsın, baÅŸka türlü davranmak elinden gelmezdi ki.”

Hakkı çiÄŸnenenler gerçekten böyle mi düÅŸünüyorlar?

İnsan yaptığından sorumlu olmasaydı, “iyi” ve “kötü” kelimeleri manasız olurdu. Kahramanları takdire, hainleri aÅŸağılamaya gerek kalmazdı. Çünkü, her ikisi de yaptığını isteyerek yapmamış olurlardı. Halbuki hiç kimse böyle iddialarda bulunmaz. Vicdanen her insan, yaptıklarından sorumlu olduÄŸunu ve rüzgarın önünde bir yaprak gibi olmadığını kabul eder.

Allah’ın ne yapacağımızı bilmesi bizi sorumluluktan kurtarır mı ?

Bir film senaryosu tasarlayalım: dedektif, soygun planı hazırlayan üç adamı gizlice dinliyor. Zamanı gelince, soyulacak yere gidiyor. Maksadı suçüstü yakalamak. Fakat soyguna baÅŸlarken, adamlar planı deÄŸiÅŸtiriyorlar. Biri vazgeçiyor, ikisi baÅŸka türlü hareket ediyorlar. EÄŸer bir baÅŸkasının bilmesi soyguncuların hareketlerini engelleseydi, planın deÄŸiÅŸmemesi gerekirdi. Polisin önceden bilmesi olaya hiç tesir etmedi.

Plan deÄŸiÅŸmese yine etmeyecekti. Çünkü onlar, bu iÅŸi polis öyle biliyor diye yapmayacaklardı. Zaten polisin neler bildiÄŸini de bilmiyorlardı.

EÄŸer planı uygulasalar, yakalansalar ve polis, yaptıklarını önceden bildiÄŸini söyleseydi, “sen böyle bildiÄŸin için, biz bu suçu iÅŸledik. Gerçek suçlu sensin. Biz masumuz” mu diyeceklerdi?
Günah iÅŸleyip de suçu kadere, yani “o iÅŸi önceden bilen ilahi ilme” yüklemek isteyen günahkarın bunlardan ne farkı var?

“kaderimden kaçamam, yazılan baÅŸa gelir, olacak denen olur. Öyleyse günahımdan dolayı niçin suçlu sayılıyorum?” diye düÅŸünenler hiç de az deÄŸil.

Bu mantığın, mesuliyetten kurtulmak isteyen bir suçluya ait olduÄŸu gün gibi ortada. İşte formül: suçu kadere yükle ve rahatla! Adil bir hakem olan vicdanın, bu düÅŸünüÅŸ biçimiyle huzura kavuÅŸacağını sanmıyorum. Çünkü, yapıp ettiklerimizin dikkatli bir ÅŸahididir o. Åžüphesiz bir “kader kanunu” vardır ve hükmünü yürütür, ama “irade” de bir kanundur. Her günahı isteyip dileyerek iÅŸlediÄŸimizi nasıl unutabiliriz? Alınyazımızı okuyamıyoruz, kaderde olanı bilmiyoruz. Bizim bildiÄŸimiz, önümüzde biri iyi, diÄŸeri kötü iki yol bulunduÄŸu. Asla inkar edemeyeceÄŸimiz irademizle birinden gidiyoruz. Giderken de nefsimizden baÅŸka bir zorlayıcı olmadığını pekala hissediyoruz. Önce deÄŸil, ancak her ÅŸey olup bittikten sonra öÄŸreniyoruz alın yazımızı.

Åžu misalin meselemize ışık tutacağına inanıyorum. Harika bir kameraman düÅŸünelim. Diyelim ki, bu adam, bizim gelecekteki on günlük hayatımızı gizlice filme aldı. Yani o, on günlük yaÅŸantımızı önceden bildi. Biz de film olayını öÄŸrendik, ama bantta neler olduÄŸunu bilmiyoruz. Onbirinci gün filmi bize gösterdi. İşlediÄŸimiz hataları, günahları ve suçları seyrettik. Kameramana, “sen bizim on günlük geleceÄŸimizi bilmesen, görüntülemesen, biz bu suçları iÅŸlemezdik” diyebiliriz miyiz?

Bilmekle yapmanın çok farklı ÅŸeyler olduÄŸunu vurgulamak gerekir. Bir misal vermiÅŸtik. Bizlerin bir çekirdeÄŸin aÄŸaç olacağını bilmemiz onun aÄŸaç olmasına gerek olmadığı anlamına gelmez.

Ayrıca bir makine veya bina için bir plan yapılsa, madem ki plan var öyleyse binaya ve makinaya ne gerek var denilebilir mi.

Yarın bir yere gideceÄŸimizi ve ÅŸunları yiyeceÄŸimizi planlıyalım. Buna göre madem ne yapacağımız belli öyleyse ne gerek var gitmeye ve yemek yemeye diyor muyuz.

Biz bile gündelik basit ÅŸeyler için bunu diyemezsek, Allah'ın sayısız hikmetlerle yarattığı insanı, madem ne yapacağını biliyordu öyleyse neden imtihan ediyor denilemez.

Kaderin esas anlamı Allah’ın, olmuÅŸ olacak her ÅŸeyi bilmesi demektir. Dikkat edersek insan iradesini yok saymıyor. Bilmek ayrı yapmak ayrıdır. Bilen Allah’tır, yapan kuldur. Bu konuya bir misal verelim;

Peygamberimiz İstanbulun fethini ve komutanını yüz yıllar önce müjdelemiÅŸ ve haber vermiÅŸtir. Zamanı gelince de dediÄŸi gibi çıkmış. Åžimdi, İstanbul Peygamberimiz dediÄŸi için mi fethedildi, yoksa fethedileceÄŸini bildiÄŸi için mi söyledi. O zaman Sultan Fatih yatsaydı, çalışmasaydı, ordular hazırlatıp savaÅŸmasaydı yine olacak mıydı? Demek ki Allah Fatihin çalışıp İstanbul’u fethedeceÄŸini biliyordu ve bunu elçisi Hz. Peygambere bildirdi.

Buradaki ince nokta: Allah bildiÄŸi için yapmıyoruz. Biz yapacağımız için Allah biliyor. Zaten Allah’ın geleceÄŸi bilmemesi düÅŸünülemez. Bilmese veya bilemese yaratıcı olamaz.

Buna bir örnek verelim; Allah dostu evliyadan bir öÄŸretmen düÅŸünelim. ÖÄŸrencilerinden birisine “yarın seni ÅŸu kitaptan imtihan edeceÄŸim.” diyor. Fakat öÄŸretmen Allah’ın izniyle onun filim, maç, oyun, eÄŸlence, derken sabah okula çalışmadan geleceÄŸini bilerek, akÅŸamdan karnesine “0” yazıyor. Ertesi sabah öÄŸrenci sorulan sorulara cevap veremiyor ve sıfırı hak ettiÄŸini bildiÄŸi anda, öÄŸretmen cebinden not defterini çıkarıp “senin çalışmayıp sıfır alacağını bildiÄŸim için önceden deftere sıfır yazmıştım” diyor. Buna karşı öÄŸrenci “Hocam sen sıfır yazdığın için ben sıfır aldım. Yoksa geçer puan yazsaydın geçerdim.” diyebilir mi?

Demek ki Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim yapacağımız ÅŸeyleri bilerek Allah yazıyor. İşte buna kader diyoruz.

TeÅŸbihte hata olmasın, Allah da, bizim ömrümüz boyunca yapacaklarımızı “ezeli kamerasıyla “levh-i mahfuz” denilen bir banda alıyor. Fakat biz o filmde neler bulunduÄŸunu asla bilmiyoruz. Bu tespit hareketimize, niçin tesir etsin! Gerçek bu olunca, mesuliyet elbette bizimdir. Hür irademizle kötüyü seçip, günah iÅŸlediÄŸimiz için suçlanıyoruz, baÅŸka ÅŸey için deÄŸil. “kaderimde yazılıysa suçum ne?” Demeye hiç hakkımız yok. İsteyerek suç iÅŸlemek “suç” deÄŸilse, suç ne peki?

Bize düÅŸen, günahımıza tövbe etmek, affı için yalvarmak ve güzel ameller iÅŸleyip cezadan kurtulmaya çalışmak. Suçu kadere yüklemeye çalışmakla ancak kendimizi aldatabiliriz. Allah'ı, asla.


Yorum Yazın